Bütün Maskeler

Hayat ölmek için mi yaşamak için midir? Bütün o güzelliklerin, sevinçlerin, mutlulukların ortasında kalınmış bir cennet mi yoksa kinin, nefretin, ihanetin içinde yok olmuş bir şey mi ? Fakat daha da önemlisi belki de bu hayatta sen kimsin? Şili’li yönetmen Alejandro Jodorowsky otobiyografik üçlemesinin ikinci ayağı olan Poesia Sin Fin ( Sonsuz Şiir) filminde bu soruların yanıtlarını bulmaya çalışıyor. Bugün bu film üzerine düşüncelerimi aktaracağım.

Soy

Üçlemenin ilk filmi olan La Danza De La Realidad’ı (2013) izlemediğim için öncesine dair pek bir şey söyleyemeyeceğim fakat ilk filmde küçük bir Şili kasabasında yaşayan Jodorowsky ve ailesinin, bu filmin açılış sahnesinde başkent Santiago’ya taşındığını görüyoruz. Babasını, gerçek hayatta oğlu olan Brontis Jodorowsky canlandırıyor. Filmde bize gösterilen hâliyle tam bir baş belası. O kadar gaddar ki manifaturacı(butik) tarzı dükkanında hırsızlık yapmış cüce bir çifti sokak ortasında anadan üryan soyarak bütün halka karşı hedef tahtası hâline sokuyor. O sahnede en enteresan olan şey bu hırsızlara gülen halkın hepsinin maske takması. Bütün kesimin bir isim olarak ifade etmeyeceği, önemli olanın temsil edilen kesim ya da güruhun önemli olduğu gösteriliyor. Ayrı olarak da insanların kendilerine biçtiği bir maske altında yaşadıklarını, kendi özgür iradesi haricinde karakterleri canlandırdığını ifade ediyor.

Babasının gaddarlığı burada son bulmuyor ve genç Alejandro’nun şair olacağım çıkışlarını sert bir dille reddederek şairler, ressamlar vs. bütün hepsi “ibne” sen doktor olacaksın diyerek azarlıyor. Annesi ise kendi hâlinde takılan, annesi tarafından hor görülen, bütün konuşmalarını opera söyler şeklinde gerçekleştiren bir melankolik. Diğer akrabaları da babasını kumarda dolandırmaya çalışan başta büyükannesi olmak üzere birbirinin aynısı tipler. İşte Alejandro, bütün bu hiçliğin ortasında artık dayanamıyor ve ilk patlamasını yaparak büyükannesine gittikleri bir gün “bizim ağacımız” diye diye velveleye verdikleri ağacı kesiyor. Ve kendisinin ailesinden kopuşu da böylelikle başlamış oluyor.

İbne Değilim

Ailesine karşı kendince haklı isyanından sonra arayışta olan Alejandro  hemen arkasından gelen kuzeninin söyledikleriyle yeni bir sayfa açıyordu. Kuzeni, onun o sanatçı ruhuna tam da uyan bir yer bildiğini söyledi. Alejandro’yu aldı ve bir çeşit dışlanmış, sanat ile uğraşan gençlere kucak açan bir kadının yanına getirdi. Orada enteresan bir şeyler oldu ve kuzeni Alejandro’dan hoşlandığını söyledi. Fakat Alejandro hiç oralı değildi. Fakat bu daha çok öyle hissetmemesinden değil de babasına karşı bir meydan okumadan ibaretti. Kuzenin öpüşünde bile aklında tek bir düşünce vardı: ben ibne değilim baba.

Alejandro’nun bu meydan okuması onun bu sözde özgürlüğünün ilk adımıydı. Artık büyük bir adım atmıştı kendince. Şimdi o istediği şairane ruha sahipti. O ve evdeki diğer sanatların bir parçası olan kardeşleriyle babasının istediği olmamıştı. Fakat şimdi de farklı bir maceraya atılıyordu. Bir gün zaman geçirdiği bir barda agresif bir kadın geldi bara. Herkesi “hiç kimse” olarak nitelendiriyordu. Bu da yetmiyor tıpkı Alejandro gibi şair havası taşıyordu. Fakat burada Alejandro’nun o özgür olabilme durumuna dair bir şey görüyoruz çünkü bu şair kadın olan Stella Diaz’ı da Alejandro’nun annesi canlandırıyordu. Fraud’çu bu yaklaşım küçükken babasının baskısı altında kalan bu çocuğun büyüyünce annesine tıpatıp benzeyen bir kadına aşık olması belki de Alejandro’nun asla özgür olmadığı sorusunu mu aklına getiriyordu? Çünkü böyle bir kişiliğin şair bir kadına aşık olması ve bu kadının da annesine benzemesine diyebiliriz ki aslında Alejandro annnesinin etkisi altında yaşayan bir çocuk; özgür biri değil.

Stella ile fırtınalı bir birliktelik yaşayan Alejandro, mutlu olması gerektiği yerde git gide hayal kırıklığına uğruyor. Ve bunun sonucunda da Stella ile ayrılıyor. Ve Alejandro’nun o istediği özgürlük arayışı yine bir yerlere tosluyordu. Şimdi ne olacaktı? O özgürlük isteği yine hedefini bulamamıştı. Babası haklı mıydı diye düşünmeye başlıyordu. Sonuçta beş parasız bir şair oluvermişti.

Dik Bir Yol

Alejandro artık ne anne ne baba tarafından alıkoyuluyordu. O, kendi başının çaresine bakması gereken, özgürlüğünü de bir başına aramak zorunda kalan bir adamdı. Bu arayış onu fazla bekletmedi. Yardım ettiği bir çift tarafından kendisine bağışlanan bir depoda parti veren Alejandro, kendisinin tıpkısı bir şair ile karşılaştı: Enrique. Bir mıknatısın iki ucu gibi birbirlerini o kadar iyi tamamlamışlardı ki tanıştıklarının sonraki beş dakikası, kırk yıllık ahbap gibilerdi. “Dik Bir Yol” diyorlardı. Özgürlük ateşiyle yanıp tutuşan bu iki genç, bütün yönlendirmelere karşı koyarak, trafikte dikine bir şekilde yürüyorlardı. O kadar ki yolu kapattığı gerekçesiyle  bir kadının kapısını çalıp evin içinden bile geçmişlerdi. Alejandro, bu sefer özgürlüğün başına buyruk, belki de en fazla haz aldığı zamanını yaşıyordu. Fakat her dik düzlemin de bir varış noktası olacaktı.

Alejandro, bir medyumun öngörüsüyle, kaderinde ölüm görüyordu. Ölüm, ona yaşadığı çevreyi, ve geçmişin izlerini hatırlatıyordu. Babasının dediği gibi yokluk içinde ölecek miydi? Özgürlük ve bütün bu yaşananlar, ölüm için miydi? Alejandro’nun yardımına koşacak kişi de kendisinden başkası olmayacaktı. Yönetmen, kendi otobiyografik filminin içinde tıpkı bir öğüt verir gibi giriyor ve kendi gençliğine umut aşılıyordu. “ Hayat ölüm içindir diyen genç Alejandro’ya; hayat yaşamak içindir diyordu. “

Bütün Maskelerin Birleşimi

Bunalıma giren kahramanımızın, imdadına hiçbir şeyler yetişmiyordu. Öyle ki geçmişi sürekli onu yakalayıp duruyordu ve ona havlu attırmak için elinden geleni de yapıyordu. En yakın arkadaşı Enrique, tıpkı onun gibi kendi sanatsal kimliğinde sancıya girmişti. O kadar benzerdi ki bu kahramanımıza, Enrique’nın ağzından “siz bir hiçsiniz” cümlesi çıkıyordu. Bu, tutkulu sevgilisi olan Stella ile ilk karşılaştığında, ağzından çıkan cümleydi. Alejandro, bu çıkmazlığa kendini öyle kaptırmıştı ki, eski defterlerin açılmasına daha fazla kaldıramadı ve en yakın arkadaşının eşiyle birlikte oldu. Evet, arkadaşının dediği gibi hiç kimseydi o artık. Burada, bu topraklarda hiç kimse. Aradığı özgürlük belki de Şili’de kendini tüketmişti. O kadar ki diktatör lider Ibanez’in karşısına özgürlük için dikilen Alejandro’yu kimse dikkate bile almamıştı. Bir tepki bile göstermemişti karşıt görüşlüler. Sadece yanından öylece geçivermişlerdi.

Özgürlük çemberinde kaçacak yerin kalmadığını anlayan Alejandro, yeni danışıklıklar için başka bir yola gidiyordu. Kendisini kendisi yapan adamlardan birine. Şiir yazmada en önemli ilham kaynaklarından biri şair Nicanor Parra’ya. Zihninde türlü yeniliklerle, asıl işi olan Parra’nın yanına gitmişti. Bütün düşüncelerini açmış ama aldığı cevap karşısında şoke olmuştu. Parra, tıpkı babası gibi Alejandro’ya sanattan ziyade bir meslek edinmesini, kendisi gibi öğretmen olabileceğini söylüyordu. Bu absürtlük karşısında adeta şoka uğrayan Alejandro, kararını vermişti. Son kaçacak yerini de şans olarak deneyen Alejandro, başka bir özgürlük umuduyla yeni bir çembere kendini atacaktı. Paris’e gidiyordu.

Her şeyini toplayan Alejandro, gemisini beklerken onu babası durdurdu. Bütün yaptıklarına, kendilerini çekip gitmesine, her şeyiyle oğluna çıkıştı. Alejandro ise artık çocuk olmadığını söyleyerek babasına çıkıştı. İşte burada yine yönetmen devreye girerek babasını ve gençliğini ortaya aldı. Özgürlük kavramı tekrar başa döndü. Neydi özgürlük? Hayat neydi? Alejandro, bunu yaşamının her dakikasında boyunca tattı. O kalıbın, birine ait olma duygusundan çıkmaya çalıştı. Annesine, babasına ve çevresine bir şair olduğunu, ruhunu göstermeye çalıştı. Fakat hâlâ tatmin olamadı. Çünkü, özgürlük dediğin şey kendiliğinden sana işleyen bir şey değildir. Hayat, böyle değildir. Ancak deneyimlerinle bunu sağlarsın. Ve yaşamını da böyle sürdürürsün. Sen, ben, herkes birbirinden bir şey kapar. Bütün takılan maskeler birbirinin aynısıdır. Sana aynı şeyleri söyler. Asıl olan maskenin neresini taktığındır. Biz yeni bir maske değiliz. Sevgi, nefret, aşk, korku, özlem hiçbirini kendimiz öğrenmedik. Bütün hepsini maskelerden deneyimledik. Adeta bir bütün olduk. O yüzden biz o maskelerin bir birleşimiyiz. Bu yüzden Alejandro, makseyi çıkar babanın yüzünden dedi. Diğer maskeyi gör. Altında yatan başka benliği. Çünkü  Alejandro’nun tıpkı kendi gençliğine babası hakkında söylediği gibi “Baba, bana bir şey vermeyerek her şeyi verdin. Beni sevmeyerek sevginin ne kadar gerekli olduğunu öğrettin. Tanrıyı reddederek bana hayatın değerini öğrettin. Seni artık affediyorum Jaime.”

Reklamlar

Tek Bir Hayat

Tek bir hayatın bile değeri, bir insan için ne iken daha sonra ne olması, Fırsat düşkünü bir adam daha sonra her fırsatı insanlık için kullanması ve bir savaşın bütün dehşetiyle gözler önüne serilmesi. Schindler’in Listesi filmi işte bu saydığım ve daha birçok sayılmayan değerlerden oluşuyor. İşte bugün bu film üzerine düşüncülerimi aktaracağım.

Fırsatçı, Karizmatik, Gösterişli

İkinci Dünya savaşının artık eli kulağında olduğu zamanlar. Nazi partisi Almanya üzerinde hakimiyetini her alanda kabul ettirmişken, yüksek sosyetede bir eğlence mekanı görünümlü bir yerde açılıyor filmimiz. Liam Neeson’ın canlandırdığı Oskar Schindler, bütün bir karizmasıyla oturuyor adeta. Daha o saniyeden bu adamın belli bir havası olduğunu ve bu havanın boş bir hava olmadığını anlıyoruz. Öyle ki, mekanda bulunan üst düzey Alman subayları kendisini tanımamasına rağmen iki dakikalık sohbet edince kırk yıllık ahbaplarmış havasına büründürüyor kendini. O kadar ki bir Alman subayı, sevgilisine sarktığını düşünen Schindler’e karşı sert bir mizaca bürünmüşken gecenin ilerleyen saatlerinde toplu fotoğraf çekiminde kız arkadaşını kadrajda kapatarak Oskar’a daha da yakınlaşıyor. Ve ilerleyen gecelerde yeni gelen her subayın aklında tek bir soru var. “Kim bu adam?”

Oskar’a değinmek gerek burada. Nişanlısı görünümlü Emilie ile filmin ilerleyen saatlerinde kendisinin geçmişinde pek de başarılı olmayan bir iş adamı kimliğinde olduğunu öğreniyoruz. Ve bu sefer kendisinin ayağına gelen şey sayesinde bu seviyedeyim diyordu. Emilie şans mı dediğinde benim de filmi izlerken ağzından çıkmasını beklediğim tek kelimeyi söylüyordu: Savaş. Schindler, savaş ortamı doğacağını koklayarak bütün bağlantılarını ona göre ayarlamaya başlayan bir adam. Ve bunu savaş patlak verdiğinde bizlere net olarak gösteriyor. Almanlar, Polonya’nın Krakow kentine girdiğinde artık Yahudilerin insan hatta hayvan değeri bile görülmediği konuma geldiğinde savaş zamanı işlerine yaramayan paralarını, aktif hâlde olmayan bir emaye fabrikasına yatırım yapmalarını ikna ediyor. Böylelikle hem kendine sermaye sağlamışken askeri bağlantıları sayesinde de gerekli izinleri alıp Nazi ordusuna da fabrikasından çıkan ürünlerle destek sağlıyordu. Savaş döneminin en mutlu adamıydı. Yukarıda da bahsettiğim Emilie ile konuşması karakterinin ilk hâli açısından zirveydi. İşte bu fabrikanın başına koyduğu isim karakter geçişi dönemindeki kilit adamdı. O da Ben Kingsley’nin canlandırdığı Itzhak Stern karakteri. Mesleği muhasebeci. Fabrikanın başına geçirerek bütün işlerini ona devretmişti. Muhasebeci olması bence burada önemli olan detay. Fabrikanın para akışını, girdi ve çıktıkları kontrol ediyordu ama asıl önemlisi bence Oskar’ın kalbini, merhametini kontrol eden isim o. Oskar’ın bütün sevaplarını gerçekleştiren ve bunu hesaplayan kişiydi. Fabrikaya kalifiyeli elemandan çok nerede aciz ve çalışmak için gerekli olan mavi kartı alamayan, Nazilerin işlevsiz gözüyle baktığı kim varsa sahte belgelerle onu vasıflı gibi gösterip fabrikaya alıyordu. Oskar, bunu tek kollu bir fabrika işçisinin kendisine teşekkür etmeye geldiğinde anlayacak Itzhak’a kızacak ama Itzhak, onların işe yaradığını söyleyecekti. Belki fabrika için değil ama Oskar’ın işine yarayacaktı.

Plaszow

Oskar için her şey güllük gülüstanlık giderken birden Yahudilerin hepsi toplanmaya başlamıştı. SS Subayı Amon Goeth önderliğinde öncelikle bir gettoya yerleştirilmişlerdi. Ve tabii Oskar’ın bütün işçileri de.

İşte orada enteresan bir şeyler döndü. Oskar’ın da yavaş yavaş bunun ne kadar dehşet veren bir can ticareti olduğunu anlamaya başladı. Almanlar, Yahudileri Plaszow kampına götürmeye çalışırken kimseyi ayırt etmeden direneni öldürüyorlardı. İşte orada Oskar o mahallenin üstündeki tepeden bu durumu izliyordu. Siyah & Beyaz olan filmde orada herkesin dışında küçük, kırmızılar içinde bir kız çocuğu görüyoruz. Filmde renkli olarak gördüğümüz tek karakter. Peki yönetmen Spielberg neden böyle bir şey düşündü? Tabii birçok farklı görüş vardır Spielberg de bunu açıklamış olabilir ama ben o kızı iyilik ve merhametin simgesi olarak görüyorum. Bütün o vahşetin içinde küçücük zararsız bir iyilik tanesi gibi. Aşikar olan, bir o kadar net ama bir o kadar da yardıma muhtaç. O kız orada dururken daha sonra kaçıyor ve yatağın altına saklanıyor. Bütün merhametin, iyiliğin ortadan birden uçması ve ortada kötülüğün gösteriye başlaması… Evet, bu kırmızı küçük kızın ifade ettiği şey buydu.

Buradan filmin ana kötüsü Amon Goeth’e değinmek istiyorum. Ralph Fiennes’in inanılmaz bir performans sergilediği bu saf kötü adam gerçekten acımasızlığın vücut bulmuş hâli. Daha ekrana çıktığı ilk dakikalarda Oskar için arıza çıkaracağını anlıyorsunuz. Sırf karşısına çıktığı için yaşlı bir kadını bile öldürebilen bu adamın Oskar’ın fabrikasına tekrardan işçi alımına izin vereceğini merak ediyorsunuz. Fakat bu hiç de beklendiği gibi zor olmadı. Belirttiğim gibi Oskar, bu saf kötü karşısında bile o karizmasını konuşturarak fabrikasına işçileri alıyor. Ve artık Oskar’ın kap kacak fabrikası bir sığınma evi, adeta bir cennet hâline geliyor. Goeth’in her ne kadar saf kötü desek de bir zaafı da ilerleyen dakikalarda çıkıyor. Helen Hirsch; Goeth’in kamptaki sözde konağına aldığı Yahudi bir hizmetçi. Goeth, bu kızı seviyordu. Ama kendine bir türlü yediremiyordu. Sonuçta bu kız onların gözünde insan bile değildi. Fakat Oskar, Amon üzerinde onun bu zulmünü önlemek için başka bir şey yaptı. Affetmek kelimesini ve felsefesini Amon’a kazandırdı bir süre. Affetmek, asıl güçtür diyordu. Ve bunu kabul ettirmişti. Fakat her kontrol altında tutulan, zincirlenen duygular da bir yere kadar tutulabilir. Goeth, yine affettiği bir hizmetliyi sonunda dayanamayıp uzak mesafeden dürbünlü tüfekle indirmişti herkesin ortasında.

Sığınak Evi

Regina Perlman adında bir kadın fabrikaya gelir. Oskar ile konuşmak istedi. Annesi ve babasının fabrikaya alınmasını istiyordu. Amon’ın eline kalırsa bu iki yaşlı insan ölürdü. Herkesin bu tencere fabrikasından adeta bir sığınak olarak bahsettiklerini söyledi. Adeta hınçla yerinden kalkan Oskar kadını tutuklattırmakla tehdit edip adeta onu ofisinden kovmuştu. Kandırılıyor gibi hissediyordu Oskar. Kimsesizleri beslemiyordu, fabrika işleten bir iş adamıydı o. Turnayı gözünden vuran bir iş adamı. Doğruca Stern’in yanına gitti ve onu payladı. Tıpkı tek kolu olmayan makinistteki karşılaştığı olay gibi. Fakat son anda tam çıkarken o iki yaşlı insanın ismini vererek onları bulup fabrikaya getirmesini istedi. İşte bu, Schindler’in karakterinin dönüm noktasıydı. Artık o eski fırsatçı, karizmatik iş adamı değildi. Hakikaten fakir, mazlum babasıydı o. Artık tüm dikkati bütün esir tutulan, hor görülen Yahudiler ve onların hayatlarını kurtarmak için yakaladığı fırsatlar olacaktı.

Burada artık karakter olarak tehdit altındaydı Oskar. Çünkü bir yandan karizmatik iş adamı rolünü oynarken diğer yandan da merhamet yüzünü göstermeye çalışıyordu. İşte bu noktada Amon ve ikisi arasındaki ilişkisini garipsedim demeliyim. Çünkü Amon birçok kez Oskar’ın yansıttığından farklı bir karakter olduğunu hissetti ama bunun hiç üstüne gitmedi. Ve bu bağlantıyı iyi yansıtamadılar. Zaten film sonunda da o çok sevdiği Helen’i, Oskar’a sattı. Filmin en zayıf noktalarından biri desek bu ilişkiye yanlışlık yapmayız sanırım.

İlerleyen sahnelerde Naziler, Plaszow kampını kapatıyor ve bütün Yahudileri Auschwitz kampına götürülüyordu. Ve tabii bütün işçiler de oraya gidecekti. Oskar buna izin vermemek istiyordu. Ve o yüzden kazandığı bütün servetini Yahudilere yatırıyordu. Onları satın alıp yine başka bir bölgedeki Nazi kampına nakledecekti. Filmin orada verdiği mesaj gerçekten olağanüstü. Bir zamanlar işe yaramaz diye birkaç Yahudi yatırımcıların parasını düdükleyen Oskar, şimdi o para sayesinde kazandığı servetinin hepsini o insan kıyımının yapıldığı yere gitmemeleri için satın aldı. Beş parasız kalma pahasına rağmen. Burada filmin bana göre diğer eksik yanı (aslında eksik değil de fazlalık) Oskar’ın satın aldığı Yahudi kadınları taşıyan tren yanlışlıkla Auschwitz kampına gönderilmesi. Yanlışlıkla oraya götürülen kadınların, bu olaydaki tek amacı filmde önceki dakikalarda kadınların toplama kamplarındaki gaz odaları hakkında yaptığı sohbetti. İnsanların soyulup sanki duş alıyormuş havasına sokularak topluca odaya sokulup verilen gazla katledilmeleri hakkında konuşmuşlardı. İşte Auschwitz’e gelindiğinde bu kadınlar tıpkı anlattıkları gibi odaya sokulmuşlardı. Sahne gereksizdi evet ama yine de kadınların biçim aldıkları ölümü bekleyen ruh hâlleri inanılmazdı. Gereksizdi diyorum çünkü kadınlara bir şey olmadı, gerçekten duş aldılar ve yine Oskar geldi ve onları kimsenin burnu bile kanamadan kurtardı. Yani sanki uzatmak için eklenmiş gibiydi bu sahne. Fakat dediğim gibi o duş sahnesinde kadınların o korkuları izlenmeye değer.

Tek Bir Hayat

Savaş bitmiştir. Oskar, kurtarabileceği kadar Yahudi kurtarmış fakat şimdi savaş suçlusu konumuna düşmüştür. Kurtardığı insanlara veda etmektedir. Fakat onları satın almak ve kurtarmak için o adar harcama yapmıştır ki beş parasız kalmıştır. İşte o insanlar da ona bir sürpriz yapmak istemektedirler. Yardım sırası onlardadır. Ona ve karısına yüzük verirler. Bir nevi gelir kaynağı taşıması için. Liam Neeson, içinde bulunduğu durumu o kadar güzel canlandırmıştır ki burada yüzük yere düştüğünde onu hemen aramaya koyulması film başındaki o güçlü, karizmatik kişiliği adeta alaşağı etmiştir. Bununla da kalmamış bu yüzük, tek bir yüzükle bir insan daha kurtarabilirdim, bu arabayı satıp insan kurtarabilirdim diye kendi içinde üzülmesi ve bunu bir o kadar da sade bir oyunculukla yapabilmesi benim için hem Oskar’ın karakterinin zirve noktası hem de filmin en duygusal sahnelerinden biri olmayı başarmıştır. Tek bir insan hayatının bile ne kadar önemli olduğu ve onu kurtarmak için harcanan o kadar çabaya rağmen bunun asla yetmemesi gerektiğini bizim gözümüze çok çarpıcı bir şekilde yansıtmıştır.

Fakat bütün bu yaşananlara rağmen o zamanın insanlarının torunlarının, dedelerin yaşadıkları onca insanlık suçuna rağmen bugün yine aynı muamelenin faili olmaları gerçekten tarihin bir cilvesidir. Kim belir belki de bundan bir elli yıl sonra da başka bir Oskar’ın hikâyesini yazarız?

Hoşça kalın.

En İyisi Olabilmek

Bütün güreşçiler en iyisi olmak ister. Fakat sadece bir adam bunu gerçekleştirebilir. En iyisi olmak demek, daha fazla çalışmayı istemek, sonuna kadar zorlamak ve bütün herkesin verebileceğinden daha fazlasını vermektir. En iyisi olmak demek, her meydan okumaya karşı göğüs germektir. En iyisi, istediği şey için beklemez; gider onu alır.

Özgün Boyutta Gör..

2015’de Ring of Honor, Best in the World şovuna giderken, o muazzam açılış promosunda Truth Martini, işte yukarıda yazdığım sözleri sarf ediyordu. Menajeri olduğu ROH TV şampiyonu Jay Lethal; ROH Dünya şampiyonu Jay Briscoe ile karşı karşıya gelecekti. Ve kazanan iki kemerin de sahibi olacaktı. Şovun da ismi gibi… dünyanın en iyisi. Fakat bu sözleri dile getiren kişinin Martini olması bize maçın sonucu hakkında ipucu veriyordu. House of Truth’un babası, şov sonunda Lethal iki kemeri de kaldırırken bizlere bakıp gülüyordu. İşte o şov bazı şeylerin kıvılcımlarının atılmasını sağladı. Jay Lethal yazının başındaki kehaneti gerçekleştirmeye başlamıştı. Bütün istediğini almış, herkesten fazlasını vermiş her şeye göğüs germiş, günümüzde şirketin yüzü olmuştu. Fakat belki de bütün bunların yanında bazı yazı işlerini de halletmesi gerekecekti. Ve onu da gerçekleştirdi. Geçtiğimiz haftalarda Ring of Honor’da biz zamanlar ustası, akıl hocası olan Samoa Joe’nun elinde bulundurduğu tüm zamanların en uzun süreli Ring Of Honor şampiyonu rekorunu kırmayı başardı. 645 günü geçen Lethal, gün geçtikçe bu rekoru gerçekleştiriyor. Peki onu en iyi yapan şey sadece bu rekor mu? İşte bu yazıda Lethal’ın en tepeye oturabilmek için birden fazla sebebi olduğunu anlatacağım.

İnsanlar; tutkuları olmasa küçük işleri başarırlardı

Bir güreşçinin en iyisi olmasını açılarken ya da en basitinden bir güreşçiyi neden sevdiğini açıklarken hepimizin ağzında “iyi promo kesiyor, ring içi iyi, karizmatik vs.” gibi sözler çıkıyor. Fakat ben Lethal’ı bu kadar harika olarak adlandırmamdaki en büyük sebep hiç şüphesiz tutku kavramıdır. Bütün herkes sevdiği işi, hoşlandığı şeyi yaparken bir istek, heves ile yaparlar. Bunun daha ilerisi de tutkuya götürür. Jay Lethal da yaptığı bütün hareketlerinde o kavramı benimsediğini hatırlatan bir isim. Tabii ki bütün güreşçilerin içinde bir tutku vardır ama bunu Lethal bunu o kadar iyi hissettiriyor ki; adeta asıl kimliği olan Jamar Shipman’ı siliyor hafızasından.

Özgün Boyutta Gör..

O zamanki yazar Vince Russo yanıma geldi ve dostum, Ric Flair ile ring içi promon var fakat biliyorsun ki sizlerin ne diyeceğini ben yazıyorum ama bu sefer farklı. O, Ric Flair. Ona bir şey yazamam. O yüzden onun yanına gitmelisin ve ne diyeceğinizi belirlemelisiniz. Ben de Ric’in yanına gittim ve bunları söyledim. O da ben promolara çalışmam. Önceden sana gelmeli ve çalışmalıydık. Neyse orada görüşürüz dedi. Ben de odada çıkarken arkasından koştum ve ama Ric, orada ne yapacağız? Sana ne dedim? Promolara çalışmam. Oraya gideceğiz ve bunu yapacağız. Kimsem yok, kimsem! Bana kimse ne yapacağımı söyleyemez. Bunu başaracağız endişelenme dedi ve ayrıldı.

Jay Lethal ne yapacağını bilmeden Ric Flair’in yanından ayrıldığını açıklıyor bu röportajında. Daha sonra ne mi oldu? Profesyonel güreşin en matrak segmentlerinden birine imza attılar Impact’de. Hiçbir şey bilmeyerek gitti o ringe çıktı ve en iyi yaptığı şeyi yaptı: Bütün duygularını açığa vurmak için hepsini en zirveye dayandırdı.

Golden Boy

Amerikalı şairin de dediği gibi insanlar; tutkuları olmasa küçük işler başarırdı. Jay Lethal da asla küçük işlerin adamı olmadı. Rekor bir TV kemeri saltanatından sonra hem ana kemer hem de TV kemerini aynı anda tutarak kariyerini altın harflerle yazdı. Ve artık Ring of Honor’ın en üst adamlarından oldu. Ve azılı rakiplerinden biri olan Silas Young’ın da dediği gibi “Golden Boy.” 2017’de ROH’in en uzun soluklu feudlarından biriydi Silas Young ve Jay Lethal rekabeti. Silas, kendisinin her şeyini şirkete verdiği ne tür sakatlıklar atlattığını ve buna rağmen bütün fırsatların Lethal’a sunulmasından şikayetçiydi. Ve baktığımızda bir ROH izleyicisi olarak son derece haklıydı. Silas hem haklı kalmayıp hem de karakter geçiş sorunları yaşayan Jay’in de yardımına koşarak bu sancılı süreçte onu tekrar güçlü bir hikâyenin içine çekmişti. Fakat bütün bu haklılığa ve feudu da çekici kılmasına rağmen Jay Lethal, promolarında o kadar etkiliydi ki Silas hayranı olan beni bile “Jay haklı galiba” noktasına getirdi. Burada demek istediğim promolarında geçen sözlerle haklılığı değil. Mikrofonu zaten etkili kullanan Lethal’ın ses tonuna da verdiği yoğunlukla, ateşli ve sizi kendi tarafına çeken bir şekilde konuşması. Farzediyorum ki “Seni yeneceğim Silas.” dedi konuşmasında. Bu basit bir sözken Jay’in dilinde dinleyince sanki inanılmaz bir konuşmaya dönüşüyordu. Tıpkı Ric Flair ile “woo mücadelesi” yaptığı zaman nasılsa burada da inadına her anını yaşıyor ve bizlere de yaşatıyordu.

Franchise

Jay Lethal’a günümüzde getirilen en büyük eleştiri karakterinin face turn’den sonra getirdiği sıradanlaşma ve bayağılaşma. Bunu ben de böyle düşünüyordum. Genel olarak mükemmel bir heel gimmick geçiren güreşçilerin geri iyi bir karakter olduklarında girdiği bir bunalım. Seth Rollins’de buna benzer sorunlar yaşamıştı –ki takip etmiyorum belki hâlâ aynı şeyleri yaşıyordur. Fakat bu son bir seneyle bu tezi kendi içimde çürüttüm diyebilirim. Lethal için kullanılan lakaplardan biri The Franchise olmuştu son zamanlarda. Ve kendisinin ikinci ana kemer serüvenin başlamasıyla da aklıma iyice oturmuştu. Ring of Honor yönetimi Lethal’dan bir “ace” çıkarmak istiyor. Her zaman onların en tepe ismi, şirket adamı, yüzü. John Cena gibi. Ve kendisini de en çok benzettiğim isim olan Hiroshi Tanahashi gibi. Bir röportajında şirkette kendi senaryoları hakkında görüş bildirip eklemeler yapması da onun konumunun şu durumda olmasının en görülebilir kanıtlarından biri. Tanahashi gibi ROH’de geminin kaptanıydı o. Şirketin hep yanı başında duran iyi kalpli adamı.

Kendisini Tanahashi’ye benzettiğimi söylemiştim ve bu yakınlığın en büyük bağlantısı da ring içinde gösterdiği performanslar. Fakat önce güreşçilerin ring içinin iyi olup olmadığı meselesine değinmemiz lazım bu konuya girerken. Ring içinin iyi olması demek güreşçinin envanterinde bir milyon tane farklı hareket olduğu anlamına gelmemesi gerek. İsterse iki milyon olsun bir güreşçi ringdeki hikâye anlatımını veremezse, onu seyircilere yaşatamazsa bunun hiçbir anlamı yok. Çünkü iyi güreş demek çokça hareket demek değildir ve asla olmamalı. İşte bu noktada sözü tekrar bu iki adama getirmek gerek. Tana da Lethal da repertuvarlarında bin bir çeşit harekete sahip değiller fakat bulunduğu noktaya gelmelerindeki en büyük nedenlerinden biri muazzam bir ring içi drama yaratabilmeleri. Tana’nın izlediğim her maçında yaptığı bir şey bu. Lethal’ın da. Yine önce bahsettiğim şeye geldik: Tutku. Sadece bir hikâye anlatmak da yetmez bunu bütün özverinizle, her şeyinizi katarak yapmanız gerek. Tana da; Lethal da bana her maçında güreşin sadece güreş olmadığını gösteriyorlar, bir film izler gibi heyecan katabiliyorsa bu adamların ring içleri iyi olmamakla kalmaz, belli bir seviyede de çok rahat yer alır. Jay Lethal her maçında rakibine o kadar yardımcı oluyor ki karşısındaki adama Lethal karşısında hiç şans vermeseniz bile maç bitmeye yakın “acaba” diyorsunuz. Acaba bu adam Lethal’ı yenebilir mi? Ve bir sonraki maçlarında bu sefer karşısındaki adamın kolay lokma olmayacağını görüyorsunuz. Bu sadece biz izleyicilere maç zevki katmıyor; aynı zamanda Lethal’ın karşısındaki adamın karakterine de çok büyük katkı sağlıyor. Jonathan Gresham, şu an bulunduğu konuma geldiyse (ROH özeli tabii) Jay Lethal, ile karşılaştığı üç maçlık seri sonu geldi. Gresham, üç maçı da kaybetti ama kendini öyle bit kanıtladı ki Lethal ile harika bir arkadaşlık ve bunun akabinde takım kurdular ve divizyonun en zevk veren iki-üç takımından biri.

Özgün Boyutta Gör..

Karizmatik, ringde yeri geldiğinde masal; yeri geldiğinde dram anlatan, mikrofonda ateşli konuşmaların sahibi ve en önemlisi yaptığı her şeyi bir tutkuyla yapan adam… Jay Lethal. Belki bu yazının başlığından sonra güleceksiniz, böyle saçma şey mi olur mu diyeceksiniz fakat asla unutmayın ki en iyisi olarak kimi görürseniz görün Jay Lethal’ın ondan hiçbir eksiği yok; hatta fazlası bile var. Bir zamanlar ustası Samoa Joe’nun ring kenarında havlusunu tutan bu adam, şimdi onun rekorunu kırıp bir kenara atmış ve üstüne de koymaya devam ediyor. İşte o, bu yüzden dünyanın en iyisi.

Hoşça kalın.