MLW: Eski Çağın Dinamiklerinin Günümüzle Harmanlanması

 Profesyonel güreş şu günlerde hiç olmadığı kadar rekabete ce eğlenceye açık bir konumda. 90’ların ünlü Pazartesi Gecesi Savaşlarından beri belki de hiç bu kadar büyük bir çapta rekabete sahne olmayacak gibi. Bir tarafta endüstrinin mutlak imparatoru World Wrestling Entertainment (WWE), dünyayı değiştirme gayesiyle yelkenini açan All Elite Wrestling (AEW), ve batıya açılma emelleriyle Amerika’ya göz diken Doğu Cephesi lideri New Japan Pro Wrestling (NJPW). Bu üç farklı stile fakat aynı amaca sahip şirketin şovlarına yetişmek güreş fanları için epey zor olacak gibi. Peki size bütün bu üç şirketin stilini aynı potada eritebilen hatta eski toprak güreşin etkilerini de barındıran tek bir şirketin olduğunu söylesem?

Emekleme

 Court Bauer, beIn Sports USA’ye verdiği röportajda, güreş için bir şeyler yapmak istediğini ve 90’ların yılın sonlarında Afa the wild samoan’a e-mail attığını söylemişti. Fakat Afa, internet denen kavramın yeni ortaya çıktığı zamanda genç Court’u herkes gibi sıradan bir fan olarak görmüş olacak ki mailine dönüş yapmamıştı. Court bu sefer Afa’nın oğluna e-mail yollamıştı. Fakat gene bir sonuç alamadı fakat ısrarla denemeye devam etti ve en sonunda ne istiyorsun diye bir dönüş ile karşılaştı. O da bu zamanki önemli bir konumda olacağını bilemeden çok basit bir cevap verdi belki de. “ Güreş hakkında bir şeyler yapmak istiyorum.” Ve bu işe bir şekilde girdi. Ona şirketin neye ihtiyacı varsa orada bulun dendi. Aklınıza gelebilecek her türlü iş. Poster hazırla, ringi kur vs. Afa Anao’i’nin promosyonun adı normalde Wild Samoan Pro Wrestling olacaktı ama Court daha modern bir şey önermek istedi. World Xtreme Wrestling. Bilgisayarını açtı ve şirketin logosunu tasarladı, yapabileceği en iyi katkıyı vermişti. Anao’i ailesi ile birlikteliği onu bugüne getirmişti. Afa’nın oğlu ve o zaman All Japan Pro Wrestling’de (AJPW) güreşen Gary Albright ile sıkı bir dostluk kurdular. Gary ile birlikte AJPW için bir sistem kurdular. Şirket için alt yapı sistemi, geliştirme merkezi açmak istediler. NXT’nin ilk zamanları gibi. Ve Amerika’da kurdukları şirketin adı Major League Wrestling oldu.

 Fakat işler istendiği gibi olmadı. Gary Albright 2000 senesinde hayatını kaybetti ve AJPW’da yönetimde meydana gelen değişilikler, MLW hakkındaki planları suya düşürdü. Baurer umut doluydu. Çünkü aklındakilerini ortaya koymak için bir fırsat doğmuştu aslında. Aklındaki bu şey tabii ki de Major League Wrestling’di. Baurer bir ECW hayranıydı. Şirketin bir PPV’sinde arka alanda çalışmışlığı bile vardı. Paul Heyman rol modeli aldığı bir kişiydi ve aklındakilerini de onun izinden sürdürdü. MLW’yi hardcore güreş stiliyle yoğurdu. Bunu gerçekleştirmek için bugünün hardcore güreş efsanesi sayılan isimlerini o dönem MLW’de yer verdi. Baurer istediklerini, hayallerini gerçekleştirmeye başlasa da piyasanın keskinliği onu vurdu. Baurer 22-23 yaşlarındaydı. Sektörde toydu, tecrübesi yeterli değildi. Bu sebeple MLW’ye son vermesi gerekiyordu. 2004’de Stephanie McMahon ile bir görüşme gerçekleştirdi. WWE güreş yönetimi içinde yer almış, bu sektörde çalışmış arka alan personeli arıyordu ve Baurer’ın şu zamanda bu, kaçıramayacağı bir fırsattı. Baurer artık WWE için çalışıyordu; MLW faaliyetlerini durdurmuştu ama bu, hikâyenin sadece sezon finaliydi.

Geri Dönüş ve Günümüz Yaklaşımı

 MLW, 2017’nin sonbaharında geri döndü. Dürüst olmak gerekirse o zamanki şovları nasıldı bilmiyorum ve bakma fırsatım da olmadı lâkin güreş sitelerinde adını yeri geldiği zaman duyuruyordu ve benim de ileride fırsat vermek istediğim bir şirketti boş vaktim olduğunda. Ve bu zaman da geçtiğimiz Temmuz ayına denk geldi. İzlediğim birkaç şovla şirket gerçekten sempatik ve farklı bir yapıda geldi. Öncelikle arena, standart güreş ambiyansından farklı bir ambiyansa sahip. Adeta bir spor müsabakası oynanıyormuş gibi. Ring içinde güreşenler, adeta futbolda oynanan ateşli bir derbinin aktörleriymiş hissi veriyor. Aynı zamanda ışıklandırmanın kalitesi de dikkat çeken bir diğer detay. Sektördeki değil bağımsız şirketler; ROH, NJPW bile yeri geliyor ışıklandırma da sorunlar yaşayabiliyorken MLW bu konuda gayet iyi konumda.

 MLW’nin prodüksiyonun yanında kayda değer bir konuda bu kadar iyi olduğu bir mesele varsa, o da kesinlikle ring içinde sunmaya çalıştıklarıdır. Şirket geçmiş ve geleceği birlikte harmanlıyor. Şöyle ki MLW sadece ring içi olarak izlenmesi gereken bir şirket değil. Özellikle de günümüz ring içi standartlarında değil. Fakat şirketi, biraz da 80’lerin, 90’ların ring içi stilini bilerek izlerseniz aksine hoşunuza gidecektir. Maçlar genellikle orta tempoda ve grappling ve brawl dediğimiz tür oldukça hâkim. Güreşçiler basic güreş hareketleri dediğimiz elbow-clothesline-basit suplexler gibi kombolarla sürüp giden maçlar var. Yukarıda da bahsettiğim gibi ateşli bir müsabaka oynanıyor gibi ringde ve içerideki insanlar güreşiyor fakat bir o kadar da kavga ediyorlar. Bunun en açık örneği geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen War Chamber maçında yaşandı. Maçın NXT’deki olan çift kafesliden ziyade tek kafeste geçmesi belki bunda bir etkendir ama çember içinde adeta yumruk yumruğa birbirine giren adamlar vardı. Farklı bir stil ve farklı bir deneyim ama şirket maçın kendi içinde dinamiğini ve planlamasını o kadar iyi yapıyor ki tek bir an bile bir dudak bükme olmuyor.

 Maç kurgusunun ve şirketin yaptıkları işi bir spor müsabakası gibi ele aldığına verilebilecek en iyi örnek kuşkusuz Fatu ve Lawlor arasındaki maç serisidir muhtemelen. Jacob Fatu, Tom Lawlor’u Kings of Colesseum’da mağlup ederek yeni ağırsıklet şampiyonu olmuştu. Maç sekiz dakikadan daha kısa bir sürede tamamlanmıştı. Lâkin ekip maçın temposunu o kadar iyi ayarlamıştı ki ikili hem sizi sıkmadan bir maç ortaya koydu hem de şirketin o old school maç kurgulama stilini devam ettirdi. Doğru hazırlanış ve sunum maçı seyirciye hissettirmişti. Fakat bu planlamanın bir amacı da ikinci maça zemin hazırlamaktı. Fatu kemeri kazanınca Lawlor ona karşı rövanş hakkını kullandı ve maç ayarlandı. Fakat spiker ekibi maçtan hemen önce Lawlor hakkında bir istatistik gösterdiler. Bu istatistik Kings of Colesseum’daki Fatu ile gerçekleşmiş maçlarına ilişkindi. Ve anlattığı şey Lawlor gibi MMA geçmişi olan bir kişinin Fatu gibi sert bir rakibe karşı çok az “strike” tipi hareket kullanmasıydı. Spikerler bunu ayaküstü tartıştılar ve Lawlor’un eğer kazanmak istiyorsa bu tip “strike” hareketleri maç içinde daha çok kullanması gerektiğini söylediler. Lawlor gerçekten tavsiye edildiği gibi davrandı ama konu bu değildi burada. Mesele bir profesyonel güreş şovunda gerçekleşmiş maçla ilgili verilen detaylı bir istatistik üzerinden analiz kasılması ve bunu adeta spor programlarına taş çıkaracak cinsten titizlikle yapmalarıydı. Genelde güreşçilerin hakkında bilgi verilmek istense galibiyet/mağlubiyet oranları gibi bilgilerin verildiği sektörde böyle bir analize denk gelmek benim için de bir ilkti. MLW gerçekten farklı bir şirketti ve farklılıkları bununla da sınırlı kalmıyordu.

Karakterler, Gruplar ve Senaryolar

 MLW içinde birçok yapılanmayı barındıran bir şirket. Bu yönüyle New Japan’e gerçekten benzeyen bir hâli var. NJPW’deki her grubun MLW’de bir karşılığı var demeyeceğim ama CONTRA Unit, kaos ve teröre yakın eylemleriyle adeta bir Bullet Club’ı andırıyor. Dünya şampiyonu Jacob Fatu’nun da grubun bir üyesi olduğunu düşünürsek şirketteki ana heel stable olduklarını söylemekte bir sakınca yok. Fakat onlara da çok yakın bir var aslında. İş kadını genç Salina de la Renta yönetimindeki Latin dalgası “Promociones Dorado”. L.A. Park gibi bir luchador efsanesi ve yanlarında da birçok güreşçiyi MLW ailesine tanıtan grup CONTRA ile birlikte en geniş oluşumlardan biri. Salina, güreş aleminin genç ve gözü pek menajeri olarak tanıtıldığı şirkette, bağlantılarını kullanarak her zaman Latin kökenli birçok starı şirkete getiriyor ve futbolda Mino Raiola ve türevleri gibi bir görev üstleniyor. Bu da onu sıradan bir menajerden çok güreşin en tehlikeli ve güçlü kadınlarından biri yapıyor. O kadar ki güreş efsanelerinden biri olan ve şu an MLW şirketinde boy gösteren Konnan, Salina’nın telefonunu çalarak telefon üzerinden yönettiği iş ağını ele geçirmişti. Bununla yetinmedi. Konnan telefon üzerinden Salina’nın gelir dengesini bozdu ve Savio Vega’yı şirkete transfer ederek bonservisini Salina’nın parasından ödedi. Fakat Salina tekrardan telefonunu ele geçirdi. Rekabetin şimdilik galibi olarak çıkmayı başardı ve gözünü ana kemer potasına dikti. Belki de kadrosunun en güçlü adamı L.A. Park, Nisan’da Battle Riot’ı kazanmış, böylelikle kendisine gelecekte ana kemer maçına çıkma hakkı kazanmıştı. Ve Konnan’dan sonra gözünü diktiği yer kuşkusuz ana kemer şampiyonluğuydu. Salina’nın müşterisinde ana kemer olması popülaritesini kuşkusuz artı yazacak. Peki, bu mücadeleden kim galip çıkacak? Bunun için şirketin ilk Pay-Per-View’i 2 Kasım’daki Super Fight’ı beklememiz gerekecek.

 Benzer iki heel grubun mücadelesinin dışında birbirine iki zıt grubun mücadelesi de şirketin diğer önemli bir rekabetini oluşturuyor. The Dynasty ve The New Hart Foundation. The Dynasty; zenginliğin, dinamiğin, zarafetin yaşamını benimsiyor. National Openweight Şampiyonu Alexander Hammerstone ve Takım Şampiyonları MJF ve Richard Holiday grubun üyeleri. Diğer taraf ise tam bir efsane genleriyle kurulu. Davey Boy Smith’in oğlu Davey Boy Smith Jr. Yine güreşe iz bırakmış isimlerden Brian Pillman’ın oğlu Brian Pillman Jr. Ve efsane Stu Hart’ın torunu, Bret ve Owen Hart’ın yeğenleri Teddy Hart. Aslında bu iki grubun arasındaki yaşanmışlıklar şirketin başta bahsettiğim misyonunu tanımlar nitelikte. Bir tarafta şanlı güreş ailelerinin günümüz kuşakları var. Yetenekli, kalibreli ve en önemlisi de bir soy ada sahip isimler. Diğer taraf ise kendi şöhretlerini yaratmaya çalışan, çocukları için bir miras bırakmak isteyen dinamizmin ve zarafetin vücut bulmuş hâlleri. Şirket bu iki oluşumun arasındakileri o kadar güzel işliyor ki her defasında farklı bir vakıa ve bambaşka bir hikâye ile karşınıza çıkıyor. Davey Boy’un kardeşinin The Dynasty’nin tarafına geçmesi, MJF ve Holliday’in merdiven maçında takım kemerlerini Hart ve Pillman’dan almaları ve 2 out of 3 falls’da kemerlerini korumaları. Şirket zirve hikâyelerinden birini bu iki yapı üzerinden yazıyor ve sanırım hemen bitirmeye de kararlı değil. Çünkü Davey Boy Smith Jr, Alexander Hammerstone’a National Openweight unvanı için meydan okudu ve bu ikili de kozlarını Saturday Night Superfight’da paylaşacaklar.

 Şirket içinde tabii ki yeni jenerasyon güreşçi sayısı bununla bitmiyor. Bu hususa verebileceğimiz bir diğer örnek efsane isim Kevin Von Erich’in oğulları Marshall ve Ross Von Erich. Babalarının adeta bir kopyası olan bu iki atlet kardeş en az babaları kadar yetenekli. Texas aksanları, “old school” tarzları ve kıyafetleriyle boy göstermeleri, sizlere güreşin otuz yıl öncesine zaman yolculuğunda bulunduğunuz hissini veriyor.

 Bir başka “old school” tarzı takılan ve şirkette psikopatlığın kitabını yazan isim kuşkusuz Mance Warner. CZW, IWA Mid-South, GCW gibi birçok hardcore, ultraviolent stilini benimsemiş şirketlerde boy göstermiş olan Warner 2019’un başından beri elinde testere ile (abartma değil) şirkette cirit atıyor. Terry Funk, Mick Foley gibi isimleri hatırlatan Warner şirkete hem şiddeti hem de eğlenceyi birlikte getiriyor.

 Saydıklarımız dışında da birçok yetenekli ismi barındıran MLW’de belki de değinilmesi gereken en önemli noktalardan biri de hikâye, ring içi olayların yazılımı ve şov düzeni. Adeta bir film kurgularcasına şovu düzenliyorlar. Maç içlerinde veya güreşçilerin maça girmeden önce girişlerini yaparken farklı bir hikâye ile ilgili ring dışı segmenti anında yayına girebiliyor ve spikerlerin ucuz ve insanı biraz da aptal yerine koyaraktan dediği klişe “Az önce neler oldu öyle? Olanları gördünüz mü?” tarzı cümleler kurdurmayarak bizim segmentlere odaklanmamızı ve spikerlerin de maç içinde kalmasına yardımcı oluyorlar. Ring dışında farklı mekân tercihleri, hikâye ile yeni bir gelişme yaşandığında, kahramanların önceden birbirlerine karşı kaydedilmiş kısa ve net demeçleri ve üstüne üstlük elli dakikalık bu zaman diliminde maçlara da yer ayırması sizlere dolu dolu bir şov yaşatıyor. Ve tabii de film gibi şov kurgulayan şirket bu ürünlerini film kadar da gerçekçi yapıyor.

 Fusion’ın 68. Bölümünde Von Erichs ve CONTRA Unit arasındaki maç sonunda bir brawl yaşandı. Bunda ne var ki diyebilirsiniz ama brawl o kadar gerçekçi yansıtıldı ki arenada bir kaos ortamı hâkimdi. Tıpkı çevik kuvvet polis gibi giyinmiş görevliler, şirket yetkililerin araya girmesi, kavgaya karışanlara hep bir yeni ismin eklenmesi, genel olarak gördüğümüz yapmacık brawllardan oldukça farklı bir his yaşatmıştı. Güreşçilerin arka alanda oldukça oturaklı bir gerginlik yaratmaları, çevik kuvvetin her an biber gazına davranacakmış hissi şahsen bayağı takdir ettiğim bir segment hâline getirdi bu olayı.

Doğru Hamleler

 MLW’nin gerçekten ürün sunumunda, şov kalitelerinde farklı bir şey sundukları kesin. Fakat şirket bunun haricinde ring dışı hamlelerini de akıllı bir şekilde atıyor, kendisini her defasında albenisi olan bir şov hâline getirmeye çalışıyor. Bu hamlelere verilebilecek en iyi örneklerden biri tabii ki de birçok tanıdık isim veya ünlü güreş ailelerinin güncel jenerasyondaki üyelerine şirkette zaman tanımak. Ana kemer şampiyonu ve Anoa’i ailesinin üyesi Jacob Fatu; Von Erichsler’den Ross ve Marshall; The Hart Foundation’dan Brian Pillman Jr, Davey Bot Smith Jr ve Teddy Hart; LA Park ve Hijo de la Park, Low Ki, Austin Aries bu isimlerden bazıları.

 Bu güçlü isimler yetmezmiş gibi küresel çevreye açınma ve küresel anlamda tanınma için MLW aynı zamanda kıtalararası ortaklıklar da kurdu. Meksika’nın yükselişte olan promosyonu The Crash Lucha Libre, Meksika’nın en önemli şirketlerinden biri olan AAA ve eski gücünde olmasa da hâlâ hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip olan, Japonya’da bir zamanların önemli figürlerinden Pro Wrestling NOAH. MLW her ne kadar bağımsız (indy) bir güreş şirketi olarak addedilse de attığı adımlar ve bu adımlar sayesinde kazanılmaya başlanılan ün onlara yapılan “indy” yakıştırmalarını fazlasıyla yıkıyor.

 Bütün bu masa başı işler yanında önemli olan tabii ki de seyirciye ürününüzü satabilmektir. Bunun için gittiğiniz arenaları doldurmalı ve seyircilerin sizden bahsetmelerini sağlamanız gerekir. MLW bu nokta da hassas ve adımlarını acilleştirmeyen bir politika izliyor. Şirket şu a için Amerika’nın Kuzeydoğu yakasında aktif olmaya çalışıyor. Özellikle bünyesinde bulunan Latin kökenli isimleri Chicago, New York gibi etnik çeşitliliğin yüksek olduğu bölgelerde şovlarını gerçekleştiriyor. Ek olarak şirket War Chamber çekimlerini Dallas’da gerçekleştirmişti. Ve şovun ana olayındaki War Chamber maçında bulunan isimlerden ikisi de Dallas’lı olan The Von Erichslerdi. Şirketin elindeki bu imkânı kullanarak yavaş yavaş Texas eyaletine de açılmayı düşündüğü buradan net bir şekilde anlaşılıyordu.

 Güreşte son zamanlarda olan MMA’den gelme birçok isim şirketlerde boy gösteriyor. Bu bazen eleştiri konusu olsa da yapılan hamle meyvelerini net bir biçimde veriyor. İşte MLW de bu furyaya ayak uyduranlardan biri. Eski MMA sporcusu Tom Lawlor, stilini strong style’dan alan Low Ki, King Mo Lawal, Judo ve BJJ sporlarını yapmış Dominic Garrini, kick box dövüşçüsü ve yine MMA ile uğraşmış bir isim olan Douglas James. Şirket bu isimleri sırf reklam olsun diye getirmediği, çıkardıkları maçlardan gaye anlaşılıyor. Lawlor ve Ki zaten eski dünya şampiyonları. Diğer sayılan isimler ise şirkete yeni yeni adapte olmaya çalışıyorlar. Özellikle Douglas James performansıyla ilerisi için bir şeyler vadettiğini aşikâr kılıyor.

 MLW gibi emekleme ve sonraki adımı atmaya çalışan bir şirket konumundaysanız yerel kitle yanında dışarıya da açılma ve sesinizi duyurmanız, kendi kitlenizi yaratmanız gerekmekte. İşte bu yüzden olacak ki şirket ülke dışında da birçok televizyon anlaşmasına imza atıyor. ABD’de hâli hazırda kendisi gibi yükselen bir yayıncı olan beIN Sports USA ile ortaklıkları bulunan şirket, aynı zamanda Kanada’da da beIN Sports kanalında haftalık Fusion şovlarını yayınlanıyor. Birleşik Krallık ve İrlanda’da Free Sports, İsrail’de Ego TV’de de gösterime sunuluyor. Fakat yetkililer bununla yetinmeyip Afrika’ya da uzandı. Fusion aynı zamanda Nijerya, Tanzanya, Burundi, Sudan, Ruanda, Uganda gibi ülkeleri içeren, kıtada birçok ülkede etkileşimi bulunan StarTimes’da da gösteriliyor.

Hülasa  

Bu yazıyı yazmaya başladığımdan beri MLW’nin ilk pay-per-view’i Saturday Night Superfight gerçekleşti ve şirket yeni bir sezona başladı. Belki de tarihinin en büyük şovunu başarılı bir karne ile veren şirket için tabii en önemli nokta bu kaliteyi sürdürebilmek. PPV sonrası Fusion’da yaşananlar, Opera Cup’ın ufukta gözükmesi ve yeni gelen imzaların kadroyla bütünlük sağlaması daha şimdiden olası gözüküyor ve bu olasılık bir güreş sever olarak beni mutlu ediyor. Eğer zamanınız varsa ve güreşi de seviyorsanız MLW’ye bir göz atın. Pişman olmayacaksınız.

Sıra Dışı Varlıkların Dayatılan Masalı

Yaşadığımız bu evrende iletişim kurarız. İnsanlarla, hayvanlarla, kendimizle ve akla gelebilecek her türlü nesneyle. Peki bir sınırımız var mıdır? Bu ilişki kurallarının nesneler veya diğer canlılar için bir kıstası var mıdır? Varsa bu sınırlamalara göre mi yaşamalıyız yoksa hepimiz bu evrenin bir parçası olduğu için bize takılan sıfatları bir kenara atıp olabildiğince cüretkâr olarak bütünün parçası olarak mı davranmalıyız? Bugün en iyi film de dahil dört Oscar ödüllü The Shape of Water hakkında yazacağım.

Buz İçinde Bir Küçük Kıvılcım

Elisa Esposito. !960’ların Amerika’sında, Baltimore şehrinde devletin gizli bir bilimsel araştırma merkezinde temizlikçi olarak çalışan duyabilen ama konuşamayan bir insan. Bebekken nehir kenarında bulunmuş ve o zamana kadar da komşusu komşusu Giles ve iş arkadaşı Zelda harici kimsesi olmayan bir insan. Fakat onlar dahi Elisa’nın bu içine düştüğü yılgın hâli anlatmak için ters amaçlı kullanıyor. Zelda, her zaman evinden ve kocasından yakınan biriyken Giles de geçmişi hâlâ üstünden atamamış işsiz bir hayalperest. Elisa bunların arasında hem onların dinleyicisi olurken bir yandan da rutin hayatına devam ediyor. Bu Soğuk Savaş’ın ortasında kalan, dünyanın bir parçası olarak adeta dışlanmış gibi gözüken buzul ortamında bir kıvılcım. İşte bu yaşantısında bir şeyler değişiyor Elisa’nın. Merkeze daha önceden hiç görülmemiş bir yaratık getiriliyor. Güney Amerika’nın nehirlerinde bulunmuş balık adam tarzı bir yaratık.

Bu canlı ile bir bağ kuruyor arasında Elisa. Ona yakın hissediyor kendini. Nasıl hissetmesin? O da tıpkı bu dünyanın yalnızlığına ve acımasızlığına kapılmış Elisa gibi. Bu merkez onun dünyası ve o da burada zincire vurulmuş; Elisa gibi ne konuşursa diğerlerinin anlayamayacağı bir dilsiz gibi. Elisa onunla o kadar yakın bir ilişki kuruyor ki ülkesinin bu derece önemli sırrını ölümden kurtarmak için alıp kendi evine getiriyor. Âşık oluyor ve birlikte oluyorlar. Filmin bu asıl hikâye dışındaki ögeleri çok zayıf kalıyor. Elisa hariç diğer karakterlerin kartonluğu, filmin özellikle ikinci yarısının berbat bir kurgu ve kötü bir hikâye ile devamı, pek memnun etmiyor. O yüzden ben filmin geri kalanı hariç bu iki yalnızın ilişkisi üzerindeki duruma değinmek istiyorum.

Hepimiz Aynıyız

Yaşamımız boyunca türlü ilişkiler kurarız. Annemiz ve babamız doğduğumuz andan beri yanı başımızdadır. Onlarla olan bağımız ihtiyaç üzerinden doğan bir sevgi bağıdır. Peki sonra? Son ana kadar sadece bizi dünyaya getiren insanlarla sınırlı kalmıyoruz. Yelkenimizi açıp birçok limana uğruyoruz. Kimisini beğenmiyor kimisine ise sımsıkı bağlı kalıyoruz. O bağlı kaldıklarımızın anne ve babamızdan; akrabalarımızdan farkı ne diye düşünüyoruz. Sorunun cevabı bir nevi insanın kendisinde saklı. Çünkü kime kendisini yakın hissederse, ona baktığında kendisinin bir şekilde yansımasını görürse o dur cevabı. Benzerliktir. Aynı hissiyatı, aynı sevinci ve hüznü paylaştığı şeydir kendisine güven veren. Bu yüzden bu limana her zaman güvenli bir şekilde gelir. Bu yüzden ağlamak istediğinde limanın dibine çöküp o çok istediğinin dizine başını koyar.

Elisa ve Amphibian Man, birbirlerine baktığında kendilerini görmüştü adeta. Bayağı bir laf olacak belki ama “kendileri için yaratılmışlardı adeta.” Bu ilişki seyirciyi birtakım düşüncelere yönlendiriyor dediğim gibi. İnsan yalnızlığı ya da herhangi başka bir duygu yokluğunu benzeri insanoğlu harici başka bir varlıkla doldurmaktan korkmamalı. Çünkü öyle bir an gelir ki sizin aynınız, her şeyiyle aynı türden geldiğine inandığınız insan harici bir varlık size daha insansı gelir. Onunlayken yabancılık çekmezsiniz. Filmde anlatıldığı gibi sadece aşk baz alınarak düşünülmemeli. Bu bir arkadaşlık ilişkisi de olabilir; fedakârlık da bir acıyı paylaşma da. Çünkü biz bu dünyada bir bütün olarak yaratıldık ve bu gezegen üzerine konumlanan her şey ruhsal olarak birbirinin ihtiyacı, benzeri ve de parçasıdır aslında.

Fakat kafa kurcalamak burada bitmiyor kanımca. Amphibian Man, Güney Amerika’nın bir nehrinde bulunmuştu. Elisa’nın da yetim olduğunu ve onu bir nehir kenarında bulduklarını filmde geçmişti. Yine Elisa’nın boynunda solungaç gibi duran lekeler var ve filmin onunda Elisa vurulduğunda Amphibian Man onu tekrar hayata döndürüp bir nevi kendi türüne çeviriyor. Aslında o anlattığı tüm hikâyenin sonunda biz bir bütünüz fakat her zaman kendi türümüz neyse bizi onunla birlikte olmamıza iteleyecekler bize bunu kural koyacaklar ve aksine bir duygusal bağın bu dünyada mümkün olmayacağını belirtiyor film. Sahiden dünyamız bize bunu mu emrediyor?

The Shape of Water, hikâye akışı, kurgu, yan karakteriyle ikinci yarısında, ilk saatteki tadını veremese de size düşündürdükleri bir yana harika prodüksiyonuyla size güzel bir iki saat sunuyor. Elisa ve Amphibian Man’in aşkını o her zaman okuduğumuz masallar gibi büyülü bir şekilde bizlere anlatıyor.

Bütün Maskeler

Hayat ölmek için mi yaşamak için midir? Bütün o güzelliklerin, sevinçlerin, mutlulukların ortasında kalınmış bir cennet mi yoksa kinin, nefretin, ihanetin içinde yok olmuş bir şey mi ? Fakat daha da önemlisi belki de bu hayatta sen kimsin? Şili’li yönetmen Alejandro Jodorowsky otobiyografik üçlemesinin ikinci ayağı olan Poesia Sin Fin ( Sonsuz Şiir) filminde bu soruların yanıtlarını bulmaya çalışıyor. Bugün bu film üzerine düşüncelerimi aktaracağım.

Soy

Üçlemenin ilk filmi olan La Danza De La Realidad’ı (2013) izlemediğim için öncesine dair pek bir şey söyleyemeyeceğim fakat ilk filmde küçük bir Şili kasabasında yaşayan Jodorowsky ve ailesinin, bu filmin açılış sahnesinde başkent Santiago’ya taşındığını görüyoruz. Babasını, gerçek hayatta oğlu olan Brontis Jodorowsky canlandırıyor. Filmde bize gösterilen hâliyle tam bir baş belası. O kadar gaddar ki manifaturacı(butik) tarzı dükkanında hırsızlık yapmış cüce bir çifti sokak ortasında anadan üryan soyarak bütün halka karşı hedef tahtası hâline sokuyor. O sahnede en enteresan olan şey bu hırsızlara gülen halkın hepsinin maske takması. Bütün kesimin bir isim olarak ifade etmeyeceği, önemli olanın temsil edilen kesim ya da güruhun önemli olduğu gösteriliyor. Ayrı olarak da insanların kendilerine biçtiği bir maske altında yaşadıklarını, kendi özgür iradesi haricinde karakterleri canlandırdığını ifade ediyor.

Babasının gaddarlığı burada son bulmuyor ve genç Alejandro’nun şair olacağım çıkışlarını sert bir dille reddederek şairler, ressamlar vs. bütün hepsi “ibne” sen doktor olacaksın diyerek azarlıyor. Annesi ise kendi hâlinde takılan, annesi tarafından hor görülen, bütün konuşmalarını opera söyler şeklinde gerçekleştiren bir melankolik. Diğer akrabaları da babasını kumarda dolandırmaya çalışan başta büyükannesi olmak üzere birbirinin aynısı tipler. İşte Alejandro, bütün bu hiçliğin ortasında artık dayanamıyor ve ilk patlamasını yaparak büyükannesine gittikleri bir gün “bizim ağacımız” diye diye velveleye verdikleri ağacı kesiyor. Ve kendisinin ailesinden kopuşu da böylelikle başlamış oluyor.

İbne Değilim

Ailesine karşı kendince haklı isyanından sonra arayışta olan Alejandro  hemen arkasından gelen kuzeninin söyledikleriyle yeni bir sayfa açıyordu. Kuzeni, onun o sanatçı ruhuna tam da uyan bir yer bildiğini söyledi. Alejandro’yu aldı ve bir çeşit dışlanmış, sanat ile uğraşan gençlere kucak açan bir kadının yanına getirdi. Orada enteresan bir şeyler oldu ve kuzeni Alejandro’dan hoşlandığını söyledi. Fakat Alejandro hiç oralı değildi. Fakat bu daha çok öyle hissetmemesinden değil de babasına karşı bir meydan okumadan ibaretti. Kuzenin öpüşünde bile aklında tek bir düşünce vardı: ben ibne değilim baba.

Alejandro’nun bu meydan okuması onun bu sözde özgürlüğünün ilk adımıydı. Artık büyük bir adım atmıştı kendince. Şimdi o istediği şairane ruha sahipti. O ve evdeki diğer sanatların bir parçası olan kardeşleriyle babasının istediği olmamıştı. Fakat şimdi de farklı bir maceraya atılıyordu. Bir gün zaman geçirdiği bir barda agresif bir kadın geldi bara. Herkesi “hiç kimse” olarak nitelendiriyordu. Bu da yetmiyor tıpkı Alejandro gibi şair havası taşıyordu. Fakat burada Alejandro’nun o özgür olabilme durumuna dair bir şey görüyoruz çünkü bu şair kadın olan Stella Diaz’ı da Alejandro’nun annesi canlandırıyordu. Fraud’çu bu yaklaşım küçükken babasının baskısı altında kalan bu çocuğun büyüyünce annesine tıpatıp benzeyen bir kadına aşık olması belki de Alejandro’nun asla özgür olmadığı sorusunu mu aklına getiriyordu? Çünkü böyle bir kişiliğin şair bir kadına aşık olması ve bu kadının da annesine benzemesine diyebiliriz ki aslında Alejandro annnesinin etkisi altında yaşayan bir çocuk; özgür biri değil.

Stella ile fırtınalı bir birliktelik yaşayan Alejandro, mutlu olması gerektiği yerde git gide hayal kırıklığına uğruyor. Ve bunun sonucunda da Stella ile ayrılıyor. Ve Alejandro’nun o istediği özgürlük arayışı yine bir yerlere tosluyordu. Şimdi ne olacaktı? O özgürlük isteği yine hedefini bulamamıştı. Babası haklı mıydı diye düşünmeye başlıyordu. Sonuçta beş parasız bir şair oluvermişti.

Dik Bir Yol

Alejandro artık ne anne ne baba tarafından alıkoyuluyordu. O, kendi başının çaresine bakması gereken, özgürlüğünü de bir başına aramak zorunda kalan bir adamdı. Bu arayış onu fazla bekletmedi. Yardım ettiği bir çift tarafından kendisine bağışlanan bir depoda parti veren Alejandro, kendisinin tıpkısı bir şair ile karşılaştı: Enrique. Bir mıknatısın iki ucu gibi birbirlerini o kadar iyi tamamlamışlardı ki tanıştıklarının sonraki beş dakikası, kırk yıllık ahbap gibilerdi. “Dik Bir Yol” diyorlardı. Özgürlük ateşiyle yanıp tutuşan bu iki genç, bütün yönlendirmelere karşı koyarak, trafikte dikine bir şekilde yürüyorlardı. O kadar ki yolu kapattığı gerekçesiyle  bir kadının kapısını çalıp evin içinden bile geçmişlerdi. Alejandro, bu sefer özgürlüğün başına buyruk, belki de en fazla haz aldığı zamanını yaşıyordu. Fakat her dik düzlemin de bir varış noktası olacaktı.

Alejandro, bir medyumun öngörüsüyle, kaderinde ölüm görüyordu. Ölüm, ona yaşadığı çevreyi, ve geçmişin izlerini hatırlatıyordu. Babasının dediği gibi yokluk içinde ölecek miydi? Özgürlük ve bütün bu yaşananlar, ölüm için miydi? Alejandro’nun yardımına koşacak kişi de kendisinden başkası olmayacaktı. Yönetmen, kendi otobiyografik filminin içinde tıpkı bir öğüt verir gibi giriyor ve kendi gençliğine umut aşılıyordu. “ Hayat ölüm içindir diyen genç Alejandro’ya; hayat yaşamak içindir diyordu. “

Bütün Maskelerin Birleşimi

Bunalıma giren kahramanımızın, imdadına hiçbir şeyler yetişmiyordu. Öyle ki geçmişi sürekli onu yakalayıp duruyordu ve ona havlu attırmak için elinden geleni de yapıyordu. En yakın arkadaşı Enrique, tıpkı onun gibi kendi sanatsal kimliğinde sancıya girmişti. O kadar benzerdi ki bu kahramanımıza, Enrique’nın ağzından “siz bir hiçsiniz” cümlesi çıkıyordu. Bu, tutkulu sevgilisi olan Stella ile ilk karşılaştığında, ağzından çıkan cümleydi. Alejandro, bu çıkmazlığa kendini öyle kaptırmıştı ki, eski defterlerin açılmasına daha fazla kaldıramadı ve en yakın arkadaşının eşiyle birlikte oldu. Evet, arkadaşının dediği gibi hiç kimseydi o artık. Burada, bu topraklarda hiç kimse. Aradığı özgürlük belki de Şili’de kendini tüketmişti. O kadar ki diktatör lider Ibanez’in karşısına özgürlük için dikilen Alejandro’yu kimse dikkate bile almamıştı. Bir tepki bile göstermemişti karşıt görüşlüler. Sadece yanından öylece geçivermişlerdi.

Özgürlük çemberinde kaçacak yerin kalmadığını anlayan Alejandro, yeni danışıklıklar için başka bir yola gidiyordu. Kendisini kendisi yapan adamlardan birine. Şiir yazmada en önemli ilham kaynaklarından biri şair Nicanor Parra’ya. Zihninde türlü yeniliklerle, asıl işi olan Parra’nın yanına gitmişti. Bütün düşüncelerini açmış ama aldığı cevap karşısında şoke olmuştu. Parra, tıpkı babası gibi Alejandro’ya sanattan ziyade bir meslek edinmesini, kendisi gibi öğretmen olabileceğini söylüyordu. Bu absürtlük karşısında adeta şoka uğrayan Alejandro, kararını vermişti. Son kaçacak yerini de şans olarak deneyen Alejandro, başka bir özgürlük umuduyla yeni bir çembere kendini atacaktı. Paris’e gidiyordu.

Her şeyini toplayan Alejandro, gemisini beklerken onu babası durdurdu. Bütün yaptıklarına, kendilerini çekip gitmesine, her şeyiyle oğluna çıkıştı. Alejandro ise artık çocuk olmadığını söyleyerek babasına çıkıştı. İşte burada yine yönetmen devreye girerek babasını ve gençliğini ortaya aldı. Özgürlük kavramı tekrar başa döndü. Neydi özgürlük? Hayat neydi? Alejandro, bunu yaşamının her dakikasında boyunca tattı. O kalıbın, birine ait olma duygusundan çıkmaya çalıştı. Annesine, babasına ve çevresine bir şair olduğunu, ruhunu göstermeye çalıştı. Fakat hâlâ tatmin olamadı. Çünkü, özgürlük dediğin şey kendiliğinden sana işleyen bir şey değildir. Hayat, böyle değildir. Ancak deneyimlerinle bunu sağlarsın. Ve yaşamını da böyle sürdürürsün. Sen, ben, herkes birbirinden bir şey kapar. Bütün takılan maskeler birbirinin aynısıdır. Sana aynı şeyleri söyler. Asıl olan maskenin neresini taktığındır. Biz yeni bir maske değiliz. Sevgi, nefret, aşk, korku, özlem hiçbirini kendimiz öğrenmedik. Bütün hepsini maskelerden deneyimledik. Adeta bir bütün olduk. O yüzden biz o maskelerin bir birleşimiyiz. Bu yüzden Alejandro, makseyi çıkar babanın yüzünden dedi. Diğer maskeyi gör. Altında yatan başka benliği. Çünkü  Alejandro’nun tıpkı kendi gençliğine babası hakkında söylediği gibi “Baba, bana bir şey vermeyerek her şeyi verdin. Beni sevmeyerek sevginin ne kadar gerekli olduğunu öğrettin. Tanrıyı reddederek bana hayatın değerini öğrettin. Seni artık affediyorum Jaime.”

Tek Bir Hayat

Tek bir hayatın bile değeri, bir insan için ne iken daha sonra ne olması, Fırsat düşkünü bir adam daha sonra her fırsatı insanlık için kullanması ve bir savaşın bütün dehşetiyle gözler önüne serilmesi. Schindler’in Listesi filmi işte bu saydığım ve daha birçok sayılmayan değerlerden oluşuyor. İşte bugün bu film üzerine düşüncülerimi aktaracağım.

Fırsatçı, Karizmatik, Gösterişli

İkinci Dünya savaşının artık eli kulağında olduğu zamanlar. Nazi partisi Almanya üzerinde hakimiyetini her alanda kabul ettirmişken, yüksek sosyetede bir eğlence mekanı görünümlü bir yerde açılıyor filmimiz. Liam Neeson’ın canlandırdığı Oskar Schindler, bütün bir karizmasıyla oturuyor adeta. Daha o saniyeden bu adamın belli bir havası olduğunu ve bu havanın boş bir hava olmadığını anlıyoruz. Öyle ki, mekanda bulunan üst düzey Alman subayları kendisini tanımamasına rağmen iki dakikalık sohbet edince kırk yıllık ahbaplarmış havasına büründürüyor kendini. O kadar ki bir Alman subayı, sevgilisine sarktığını düşünen Schindler’e karşı sert bir mizaca bürünmüşken gecenin ilerleyen saatlerinde toplu fotoğraf çekiminde kız arkadaşını kadrajda kapatarak Oskar’a daha da yakınlaşıyor. Ve ilerleyen gecelerde yeni gelen her subayın aklında tek bir soru var. “Kim bu adam?”

Oskar’a değinmek gerek burada. Nişanlısı görünümlü Emilie ile filmin ilerleyen saatlerinde kendisinin geçmişinde pek de başarılı olmayan bir iş adamı kimliğinde olduğunu öğreniyoruz. Ve bu sefer kendisinin ayağına gelen şey sayesinde bu seviyedeyim diyordu. Emilie şans mı dediğinde benim de filmi izlerken ağzından çıkmasını beklediğim tek kelimeyi söylüyordu: Savaş. Schindler, savaş ortamı doğacağını koklayarak bütün bağlantılarını ona göre ayarlamaya başlayan bir adam. Ve bunu savaş patlak verdiğinde bizlere net olarak gösteriyor. Almanlar, Polonya’nın Krakow kentine girdiğinde artık Yahudilerin insan hatta hayvan değeri bile görülmediği konuma geldiğinde savaş zamanı işlerine yaramayan paralarını, aktif hâlde olmayan bir emaye fabrikasına yatırım yapmalarını ikna ediyor. Böylelikle hem kendine sermaye sağlamışken askeri bağlantıları sayesinde de gerekli izinleri alıp Nazi ordusuna da fabrikasından çıkan ürünlerle destek sağlıyordu. Savaş döneminin en mutlu adamıydı. Yukarıda da bahsettiğim Emilie ile konuşması karakterinin ilk hâli açısından zirveydi. İşte bu fabrikanın başına koyduğu isim karakter geçişi dönemindeki kilit adamdı. O da Ben Kingsley’nin canlandırdığı Itzhak Stern karakteri. Mesleği muhasebeci. Fabrikanın başına geçirerek bütün işlerini ona devretmişti. Muhasebeci olması bence burada önemli olan detay. Fabrikanın para akışını, girdi ve çıktıkları kontrol ediyordu ama asıl önemlisi bence Oskar’ın kalbini, merhametini kontrol eden isim o. Oskar’ın bütün sevaplarını gerçekleştiren ve bunu hesaplayan kişiydi. Fabrikaya kalifiyeli elemandan çok nerede aciz ve çalışmak için gerekli olan mavi kartı alamayan, Nazilerin işlevsiz gözüyle baktığı kim varsa sahte belgelerle onu vasıflı gibi gösterip fabrikaya alıyordu. Oskar, bunu tek kollu bir fabrika işçisinin kendisine teşekkür etmeye geldiğinde anlayacak Itzhak’a kızacak ama Itzhak, onların işe yaradığını söyleyecekti. Belki fabrika için değil ama Oskar’ın işine yarayacaktı.

Plaszow

Oskar için her şey güllük gülüstanlık giderken birden Yahudilerin hepsi toplanmaya başlamıştı. SS Subayı Amon Goeth önderliğinde öncelikle bir gettoya yerleştirilmişlerdi. Ve tabii Oskar’ın bütün işçileri de.

İşte orada enteresan bir şeyler döndü. Oskar’ın da yavaş yavaş bunun ne kadar dehşet veren bir can ticareti olduğunu anlamaya başladı. Almanlar, Yahudileri Plaszow kampına götürmeye çalışırken kimseyi ayırt etmeden direneni öldürüyorlardı. İşte orada Oskar o mahallenin üstündeki tepeden bu durumu izliyordu. Siyah & Beyaz olan filmde orada herkesin dışında küçük, kırmızılar içinde bir kız çocuğu görüyoruz. Filmde renkli olarak gördüğümüz tek karakter. Peki yönetmen Spielberg neden böyle bir şey düşündü? Tabii birçok farklı görüş vardır Spielberg de bunu açıklamış olabilir ama ben o kızı iyilik ve merhametin simgesi olarak görüyorum. Bütün o vahşetin içinde küçücük zararsız bir iyilik tanesi gibi. Aşikar olan, bir o kadar net ama bir o kadar da yardıma muhtaç. O kız orada dururken daha sonra kaçıyor ve yatağın altına saklanıyor. Bütün merhametin, iyiliğin ortadan birden uçması ve ortada kötülüğün gösteriye başlaması… Evet, bu kırmızı küçük kızın ifade ettiği şey buydu.

Buradan filmin ana kötüsü Amon Goeth’e değinmek istiyorum. Ralph Fiennes’in inanılmaz bir performans sergilediği bu saf kötü adam gerçekten acımasızlığın vücut bulmuş hâli. Daha ekrana çıktığı ilk dakikalarda Oskar için arıza çıkaracağını anlıyorsunuz. Sırf karşısına çıktığı için yaşlı bir kadını bile öldürebilen bu adamın Oskar’ın fabrikasına tekrardan işçi alımına izin vereceğini merak ediyorsunuz. Fakat bu hiç de beklendiği gibi zor olmadı. Belirttiğim gibi Oskar, bu saf kötü karşısında bile o karizmasını konuşturarak fabrikasına işçileri alıyor. Ve artık Oskar’ın kap kacak fabrikası bir sığınma evi, adeta bir cennet hâline geliyor. Goeth’in her ne kadar saf kötü desek de bir zaafı da ilerleyen dakikalarda çıkıyor. Helen Hirsch; Goeth’in kamptaki sözde konağına aldığı Yahudi bir hizmetçi. Goeth, bu kızı seviyordu. Ama kendine bir türlü yediremiyordu. Sonuçta bu kız onların gözünde insan bile değildi. Fakat Oskar, Amon üzerinde onun bu zulmünü önlemek için başka bir şey yaptı. Affetmek kelimesini ve felsefesini Amon’a kazandırdı bir süre. Affetmek, asıl güçtür diyordu. Ve bunu kabul ettirmişti. Fakat her kontrol altında tutulan, zincirlenen duygular da bir yere kadar tutulabilir. Goeth, yine affettiği bir hizmetliyi sonunda dayanamayıp uzak mesafeden dürbünlü tüfekle indirmişti herkesin ortasında.

Sığınak Evi

Regina Perlman adında bir kadın fabrikaya gelir. Oskar ile konuşmak istedi. Annesi ve babasının fabrikaya alınmasını istiyordu. Amon’ın eline kalırsa bu iki yaşlı insan ölürdü. Herkesin bu tencere fabrikasından adeta bir sığınak olarak bahsettiklerini söyledi. Adeta hınçla yerinden kalkan Oskar kadını tutuklattırmakla tehdit edip adeta onu ofisinden kovmuştu. Kandırılıyor gibi hissediyordu Oskar. Kimsesizleri beslemiyordu, fabrika işleten bir iş adamıydı o. Turnayı gözünden vuran bir iş adamı. Doğruca Stern’in yanına gitti ve onu payladı. Tıpkı tek kolu olmayan makinistteki karşılaştığı olay gibi. Fakat son anda tam çıkarken o iki yaşlı insanın ismini vererek onları bulup fabrikaya getirmesini istedi. İşte bu, Schindler’in karakterinin dönüm noktasıydı. Artık o eski fırsatçı, karizmatik iş adamı değildi. Hakikaten fakir, mazlum babasıydı o. Artık tüm dikkati bütün esir tutulan, hor görülen Yahudiler ve onların hayatlarını kurtarmak için yakaladığı fırsatlar olacaktı.

Burada artık karakter olarak tehdit altındaydı Oskar. Çünkü bir yandan karizmatik iş adamı rolünü oynarken diğer yandan da merhamet yüzünü göstermeye çalışıyordu. İşte bu noktada Amon ve ikisi arasındaki ilişkisini garipsedim demeliyim. Çünkü Amon birçok kez Oskar’ın yansıttığından farklı bir karakter olduğunu hissetti ama bunun hiç üstüne gitmedi. Ve bu bağlantıyı iyi yansıtamadılar. Zaten film sonunda da o çok sevdiği Helen’i, Oskar’a sattı. Filmin en zayıf noktalarından biri desek bu ilişkiye yanlışlık yapmayız sanırım.

İlerleyen sahnelerde Naziler, Plaszow kampını kapatıyor ve bütün Yahudileri Auschwitz kampına götürülüyordu. Ve tabii bütün işçiler de oraya gidecekti. Oskar buna izin vermemek istiyordu. Ve o yüzden kazandığı bütün servetini Yahudilere yatırıyordu. Onları satın alıp yine başka bir bölgedeki Nazi kampına nakledecekti. Filmin orada verdiği mesaj gerçekten olağanüstü. Bir zamanlar işe yaramaz diye birkaç Yahudi yatırımcıların parasını düdükleyen Oskar, şimdi o para sayesinde kazandığı servetinin hepsini o insan kıyımının yapıldığı yere gitmemeleri için satın aldı. Beş parasız kalma pahasına rağmen. Burada filmin bana göre diğer eksik yanı (aslında eksik değil de fazlalık) Oskar’ın satın aldığı Yahudi kadınları taşıyan tren yanlışlıkla Auschwitz kampına gönderilmesi. Yanlışlıkla oraya götürülen kadınların, bu olaydaki tek amacı filmde önceki dakikalarda kadınların toplama kamplarındaki gaz odaları hakkında yaptığı sohbetti. İnsanların soyulup sanki duş alıyormuş havasına sokularak topluca odaya sokulup verilen gazla katledilmeleri hakkında konuşmuşlardı. İşte Auschwitz’e gelindiğinde bu kadınlar tıpkı anlattıkları gibi odaya sokulmuşlardı. Sahne gereksizdi evet ama yine de kadınların biçim aldıkları ölümü bekleyen ruh hâlleri inanılmazdı. Gereksizdi diyorum çünkü kadınlara bir şey olmadı, gerçekten duş aldılar ve yine Oskar geldi ve onları kimsenin burnu bile kanamadan kurtardı. Yani sanki uzatmak için eklenmiş gibiydi bu sahne. Fakat dediğim gibi o duş sahnesinde kadınların o korkuları izlenmeye değer.

Tek Bir Hayat

Savaş bitmiştir. Oskar, kurtarabileceği kadar Yahudi kurtarmış fakat şimdi savaş suçlusu konumuna düşmüştür. Kurtardığı insanlara veda etmektedir. Fakat onları satın almak ve kurtarmak için o adar harcama yapmıştır ki beş parasız kalmıştır. İşte o insanlar da ona bir sürpriz yapmak istemektedirler. Yardım sırası onlardadır. Ona ve karısına yüzük verirler. Bir nevi gelir kaynağı taşıması için. Liam Neeson, içinde bulunduğu durumu o kadar güzel canlandırmıştır ki burada yüzük yere düştüğünde onu hemen aramaya koyulması film başındaki o güçlü, karizmatik kişiliği adeta alaşağı etmiştir. Bununla da kalmamış bu yüzük, tek bir yüzükle bir insan daha kurtarabilirdim, bu arabayı satıp insan kurtarabilirdim diye kendi içinde üzülmesi ve bunu bir o kadar da sade bir oyunculukla yapabilmesi benim için hem Oskar’ın karakterinin zirve noktası hem de filmin en duygusal sahnelerinden biri olmayı başarmıştır. Tek bir insan hayatının bile ne kadar önemli olduğu ve onu kurtarmak için harcanan o kadar çabaya rağmen bunun asla yetmemesi gerektiğini bizim gözümüze çok çarpıcı bir şekilde yansıtmıştır.

Fakat bütün bu yaşananlara rağmen o zamanın insanlarının torunlarının, dedelerin yaşadıkları onca insanlık suçuna rağmen bugün yine aynı muamelenin faili olmaları gerçekten tarihin bir cilvesidir. Kim belir belki de bundan bir elli yıl sonra da başka bir Oskar’ın hikâyesini yazarız?

Hoşça kalın.

En İyisi Olabilmek

Bütün güreşçiler en iyisi olmak ister. Fakat sadece bir adam bunu gerçekleştirebilir. En iyisi olmak demek, daha fazla çalışmayı istemek, sonuna kadar zorlamak ve bütün herkesin verebileceğinden daha fazlasını vermektir. En iyisi olmak demek, her meydan okumaya karşı göğüs germektir. En iyisi, istediği şey için beklemez; gider onu alır.

Özgün Boyutta Gör..

2015’de Ring of Honor, Best in the World şovuna giderken, o muazzam açılış promosunda Truth Martini, işte yukarıda yazdığım sözleri sarf ediyordu. Menajeri olduğu ROH TV şampiyonu Jay Lethal; ROH Dünya şampiyonu Jay Briscoe ile karşı karşıya gelecekti. Ve kazanan iki kemerin de sahibi olacaktı. Şovun da ismi gibi… dünyanın en iyisi. Fakat bu sözleri dile getiren kişinin Martini olması bize maçın sonucu hakkında ipucu veriyordu. House of Truth’un babası, şov sonunda Lethal iki kemeri de kaldırırken bizlere bakıp gülüyordu. İşte o şov bazı şeylerin kıvılcımlarının atılmasını sağladı. Jay Lethal yazının başındaki kehaneti gerçekleştirmeye başlamıştı. Bütün istediğini almış, herkesten fazlasını vermiş her şeye göğüs germiş, günümüzde şirketin yüzü olmuştu. Fakat belki de bütün bunların yanında bazı yazı işlerini de halletmesi gerekecekti. Ve onu da gerçekleştirdi. Geçtiğimiz haftalarda Ring of Honor’da biz zamanlar ustası, akıl hocası olan Samoa Joe’nun elinde bulundurduğu tüm zamanların en uzun süreli Ring Of Honor şampiyonu rekorunu kırmayı başardı. 645 günü geçen Lethal, gün geçtikçe bu rekoru gerçekleştiriyor. Peki onu en iyi yapan şey sadece bu rekor mu? İşte bu yazıda Lethal’ın en tepeye oturabilmek için birden fazla sebebi olduğunu anlatacağım.

İnsanlar; tutkuları olmasa küçük işleri başarırlardı

Bir güreşçinin en iyisi olmasını açılarken ya da en basitinden bir güreşçiyi neden sevdiğini açıklarken hepimizin ağzında “iyi promo kesiyor, ring içi iyi, karizmatik vs.” gibi sözler çıkıyor. Fakat ben Lethal’ı bu kadar harika olarak adlandırmamdaki en büyük sebep hiç şüphesiz tutku kavramıdır. Bütün herkes sevdiği işi, hoşlandığı şeyi yaparken bir istek, heves ile yaparlar. Bunun daha ilerisi de tutkuya götürür. Jay Lethal da yaptığı bütün hareketlerinde o kavramı benimsediğini hatırlatan bir isim. Tabii ki bütün güreşçilerin içinde bir tutku vardır ama bunu Lethal bunu o kadar iyi hissettiriyor ki; adeta asıl kimliği olan Jamar Shipman’ı siliyor hafızasından.

Özgün Boyutta Gör..

O zamanki yazar Vince Russo yanıma geldi ve dostum, Ric Flair ile ring içi promon var fakat biliyorsun ki sizlerin ne diyeceğini ben yazıyorum ama bu sefer farklı. O, Ric Flair. Ona bir şey yazamam. O yüzden onun yanına gitmelisin ve ne diyeceğinizi belirlemelisiniz. Ben de Ric’in yanına gittim ve bunları söyledim. O da ben promolara çalışmam. Önceden sana gelmeli ve çalışmalıydık. Neyse orada görüşürüz dedi. Ben de odada çıkarken arkasından koştum ve ama Ric, orada ne yapacağız? Sana ne dedim? Promolara çalışmam. Oraya gideceğiz ve bunu yapacağız. Kimsem yok, kimsem! Bana kimse ne yapacağımı söyleyemez. Bunu başaracağız endişelenme dedi ve ayrıldı.

Jay Lethal ne yapacağını bilmeden Ric Flair’in yanından ayrıldığını açıklıyor bu röportajında. Daha sonra ne mi oldu? Profesyonel güreşin en matrak segmentlerinden birine imza attılar Impact’de. Hiçbir şey bilmeyerek gitti o ringe çıktı ve en iyi yaptığı şeyi yaptı: Bütün duygularını açığa vurmak için hepsini en zirveye dayandırdı.

Golden Boy

Amerikalı şairin de dediği gibi insanlar; tutkuları olmasa küçük işler başarırdı. Jay Lethal da asla küçük işlerin adamı olmadı. Rekor bir TV kemeri saltanatından sonra hem ana kemer hem de TV kemerini aynı anda tutarak kariyerini altın harflerle yazdı. Ve artık Ring of Honor’ın en üst adamlarından oldu. Ve azılı rakiplerinden biri olan Silas Young’ın da dediği gibi “Golden Boy.” 2017’de ROH’in en uzun soluklu feudlarından biriydi Silas Young ve Jay Lethal rekabeti. Silas, kendisinin her şeyini şirkete verdiği ne tür sakatlıklar atlattığını ve buna rağmen bütün fırsatların Lethal’a sunulmasından şikayetçiydi. Ve baktığımızda bir ROH izleyicisi olarak son derece haklıydı. Silas hem haklı kalmayıp hem de karakter geçiş sorunları yaşayan Jay’in de yardımına koşarak bu sancılı süreçte onu tekrar güçlü bir hikâyenin içine çekmişti. Fakat bütün bu haklılığa ve feudu da çekici kılmasına rağmen Jay Lethal, promolarında o kadar etkiliydi ki Silas hayranı olan beni bile “Jay haklı galiba” noktasına getirdi. Burada demek istediğim promolarında geçen sözlerle haklılığı değil. Mikrofonu zaten etkili kullanan Lethal’ın ses tonuna da verdiği yoğunlukla, ateşli ve sizi kendi tarafına çeken bir şekilde konuşması. Farzediyorum ki “Seni yeneceğim Silas.” dedi konuşmasında. Bu basit bir sözken Jay’in dilinde dinleyince sanki inanılmaz bir konuşmaya dönüşüyordu. Tıpkı Ric Flair ile “woo mücadelesi” yaptığı zaman nasılsa burada da inadına her anını yaşıyor ve bizlere de yaşatıyordu.

Franchise

Jay Lethal’a günümüzde getirilen en büyük eleştiri karakterinin face turn’den sonra getirdiği sıradanlaşma ve bayağılaşma. Bunu ben de böyle düşünüyordum. Genel olarak mükemmel bir heel gimmick geçiren güreşçilerin geri iyi bir karakter olduklarında girdiği bir bunalım. Seth Rollins’de buna benzer sorunlar yaşamıştı –ki takip etmiyorum belki hâlâ aynı şeyleri yaşıyordur. Fakat bu son bir seneyle bu tezi kendi içimde çürüttüm diyebilirim. Lethal için kullanılan lakaplardan biri The Franchise olmuştu son zamanlarda. Ve kendisinin ikinci ana kemer serüvenin başlamasıyla da aklıma iyice oturmuştu. Ring of Honor yönetimi Lethal’dan bir “ace” çıkarmak istiyor. Her zaman onların en tepe ismi, şirket adamı, yüzü. John Cena gibi. Ve kendisini de en çok benzettiğim isim olan Hiroshi Tanahashi gibi. Bir röportajında şirkette kendi senaryoları hakkında görüş bildirip eklemeler yapması da onun konumunun şu durumda olmasının en görülebilir kanıtlarından biri. Tanahashi gibi ROH’de geminin kaptanıydı o. Şirketin hep yanı başında duran iyi kalpli adamı.

Kendisini Tanahashi’ye benzettiğimi söylemiştim ve bu yakınlığın en büyük bağlantısı da ring içinde gösterdiği performanslar. Fakat önce güreşçilerin ring içinin iyi olup olmadığı meselesine değinmemiz lazım bu konuya girerken. Ring içinin iyi olması demek güreşçinin envanterinde bir milyon tane farklı hareket olduğu anlamına gelmemesi gerek. İsterse iki milyon olsun bir güreşçi ringdeki hikâye anlatımını veremezse, onu seyircilere yaşatamazsa bunun hiçbir anlamı yok. Çünkü iyi güreş demek çokça hareket demek değildir ve asla olmamalı. İşte bu noktada sözü tekrar bu iki adama getirmek gerek. Tana da Lethal da repertuvarlarında bin bir çeşit harekete sahip değiller fakat bulunduğu noktaya gelmelerindeki en büyük nedenlerinden biri muazzam bir ring içi drama yaratabilmeleri. Tana’nın izlediğim her maçında yaptığı bir şey bu. Lethal’ın da. Yine önce bahsettiğim şeye geldik: Tutku. Sadece bir hikâye anlatmak da yetmez bunu bütün özverinizle, her şeyinizi katarak yapmanız gerek. Tana da; Lethal da bana her maçında güreşin sadece güreş olmadığını gösteriyorlar, bir film izler gibi heyecan katabiliyorsa bu adamların ring içleri iyi olmamakla kalmaz, belli bir seviyede de çok rahat yer alır. Jay Lethal her maçında rakibine o kadar yardımcı oluyor ki karşısındaki adama Lethal karşısında hiç şans vermeseniz bile maç bitmeye yakın “acaba” diyorsunuz. Acaba bu adam Lethal’ı yenebilir mi? Ve bir sonraki maçlarında bu sefer karşısındaki adamın kolay lokma olmayacağını görüyorsunuz. Bu sadece biz izleyicilere maç zevki katmıyor; aynı zamanda Lethal’ın karşısındaki adamın karakterine de çok büyük katkı sağlıyor. Jonathan Gresham, şu an bulunduğu konuma geldiyse (ROH özeli tabii) Jay Lethal, ile karşılaştığı üç maçlık seri sonu geldi. Gresham, üç maçı da kaybetti ama kendini öyle bit kanıtladı ki Lethal ile harika bir arkadaşlık ve bunun akabinde takım kurdular ve divizyonun en zevk veren iki-üç takımından biri.

Özgün Boyutta Gör..

Karizmatik, ringde yeri geldiğinde masal; yeri geldiğinde dram anlatan, mikrofonda ateşli konuşmaların sahibi ve en önemlisi yaptığı her şeyi bir tutkuyla yapan adam… Jay Lethal. Belki bu yazının başlığından sonra güleceksiniz, böyle saçma şey mi olur mu diyeceksiniz fakat asla unutmayın ki en iyisi olarak kimi görürseniz görün Jay Lethal’ın ondan hiçbir eksiği yok; hatta fazlası bile var. Bir zamanlar ustası Samoa Joe’nun ring kenarında havlusunu tutan bu adam, şimdi onun rekorunu kırıp bir kenara atmış ve üstüne de koymaya devam ediyor. İşte o, bu yüzden dünyanın en iyisi.

Hoşça kalın.